RACA’DAN GERİYE KALANLAR

RACA’DAN GERİYE KALANLAR

logoKuzey yaylalarında hâlâ İngilizlerin varlığı hissediliyor…

Temmuz ayında Hindistan’ın diğer bölgeleri sıcaktan kavrulurken, insanlar musonların bir an önce başlaması ve sellerin basması için dua ediyorlardı. Tam bu mevsimde serin Simla tepelerine çıkmaya karar vermiştim.

Delhi Eski ya da Yeni kesimi dayanılmazdı. Isı 40 C derecenin üstünde, toz, ter ve nem karışımı yapış yapış bir havada insanın beyni duruyordu. Hindistan’ın bu lanetlenişi, bir bakıma da, derin felsefesini açıklıyordu. İnsanlar tamamen kendi kabuklarına çekilip çilelerine katlanıyor, kendilerini bir anlamda boşluğa bırakıyorlardı. Musonlar, bu yarımadadaki bir başka doğa afetiydi. Hindistan’a yerleşen İngilizler’in on dokuzuncu yüzyıl başlarında Himalaya lar’ın alt kısımlarında bir takım yerleşimler kurmasının bir nedeni olmalıydı. Darjeling, Simla, Mussoorie gibi en azından insanın beyninin çalışabileceği ortamlar birer vaha sayılırdı. Üst sınıf için birer nirvana noktası.

Trenle ulaşılan bu yerleşimler, “istasyon” sözcüğüyle özdeşleşmişti ama bu adla anılmaları haksızlıktı. Özellikle, Simla eskiden beri bu üç yerleşimin “kraliçesi” idi ve hâlâ da öyle olmaya devam ediyordu. Pencap’ta, Kalka’dan kalkan tren ağır ağır ve azimle tepelere tırmanıyordu. Hindistan dünyanın en geniş demiryolları ağına sahiptir; öyle ki, ülkenin belkemiğini oluşturur. Oyuncak tren, daracık oyuncak rayları üstünde, dağların çevresini saran pus tabakalarının içinden cesur bir şekilde yol alırken, aşağıda kat kat vadiler ve tarlalar yemyeşil uzanıyordu.

Küçük küçük istasyonlarda dura kalka, çam ve sedir ormanlarının içinden geçtik. Koti, Son wara gibi istasyonların kulağa çok hoş gelen melodik adları vardı; düzenli bahçeleri olan emekli evleriyle dolu küçük yerleşim yerleri. Yamaçların içinden oyulmuş tam 103 tünelden geçtik; içlerinde birkaç tanesi yirmi metre uzunluğundaydı. inekler ve su bizonları treni görünce kaçışırken hava da gidererk nefis bir toprak kokusuyla birlikte serinliyordu.

Kıvrım kıvrım vadiler epeyce aşağıda kalmıştı; kemerli taş köprülerden geçtik. Kara kara şahinler trenin sesiyle, gizlendikleri derin yarıklardan kaçışarak uçuyorlardı. Summer Hill’den sonra, bulutlar tamamen kayboldu ve pırıl pırıl güneşin altında Simla göründü. Dimdik dağ sırtları ürkütücüydü. Himalayalar’a tırmanarak yükselen kat kat tepeler, ilerde
İngiltere’deki bir kırsal yerleşim merkezini andıran ağaçlıklı şehre ulaşıyordu.

Simla, bir yüzyıla yakın bir süredir İngiliz yönetiminin yaz aylarındaki başkenti olarak, yeryüzünün en hareketli ve güçlü merkezlerinden biri olmuştu. Bu toprakları yöneten tanrıların cennetiydi. Boş boş oturan karıları, şımarık çocukları ve sayısız hizmetkârlarıyla burası onların “oyun” parkı gibiydi. Olimpos dağında o günkü tanrılardan geriye ne kalmış olabilir diye düşündüm kendi kendime.

Şehre yaklaştıkça, Simla’nın sosyal yüzü hemen belirdi. En tepede, şehrin uzaklara doğru yuvarlanarak devam ediyormuş gibi görünen bir noktasında, İngilizlerin en çarpıcı simgesel yapılarından Gotik bir kilise görünmüştü. En üstünde taraçayı çevreleyen taş bir bantla bu kilise başta olmak üzere, Victoria dönemi bir tiyatro, Tudor tarzı bir hükümet binası, Mail olarak bilinen kordon boyunca sıralanmıştı. Döne döne uzanan patikalar ve dik merdivenlerle, Aşağı Simla’ya doğru iniliyordu. Rudyard Kipling, ‘kalabalığı’ vurguladığı Kim adlı yapıtında şehri ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır:

Hindistan’tn yazlık başkentinde, yolunu bilen biri polislerden rahatça kaçabilir. Bir verandadan diğerine, bir ara sokaktan ötekine inanılmaz bağlantılar vardır. Bu mutlu şehirde mutluluğuna hizmet eden insanlar yaşar… güzel hanımefendilerin üç tekerlekli bisikletlerini çeken, gece sabaha kadar kumar oynayan, hediyelik eşya satan, dükkân işleten, odun taşıyan, yankesicilik yapan halktan insanlar, rahipler, hükümet memurları.

O günlerden bu yana çok az şey değişmişti; sadece daha az bisiklet kullanılıyordu. Şehrin aşağı kısmından yukarıya gidebilmek için bir asansör yapılmıştı ve tren istasyonundan Mall’a gidene kadar birkaç kat çıkmak zorunda kaldım. Sırtına kalın bir iple bagajlarımı bağlayan hamal soluk soluğa aynı yolu yirmi dakikada kat edebilmişti. Simla’nın “insan kamyonları” her gün o dolambaçlı yolları tırmanıyor; sırtlarında ağır kanepe ve divanlar, şifoniyerler ve dosya dolaplarıyla yürürken mutlu görünüyorlardı. Derin yamaçların ve ağaçlıkların arasına serpiştirilen özel malikânelerin dağ manzarasını geride bırakarak tırmanıyorlardı. İngilizce adlar taşıyan bu malikâneler eğimli damları ve aşınmış kuleleriyle hâlâ o günleri hatırlatıyor.

Benzer Yazılar

Leave a Reply